Aşağıdaki gazete kupürünü ilk gördüğümde durup uzun uzun baktım. Çünkü bu, “Atatürk sporu severdi” gibi yuvarlak bir cümle değil. Tarihi, yeri, insanları olan gerçek bir an.

1936 yılı. Moda koyu.
Kürek yarışları yapılıyor.

Ve gazetede şu cümle yazıyor:
“Atatürk ve İsmet İnönü’nün huzurunda…”

Benim için mesele tam olarak burada başlıyor.

Atatürk, Ertuğrul yatıyla Moda koyuna geliyor. Yarış alanına yaklaşıyor. Hakem dubasında İsmet İnönü var. Vapur düdükleri çalıyor, tekneler selam veriyor, insanlar alkışlıyor. Atatürk el sallıyor. Yat, yarışlar için özellikle boş bırakılmış bir alana demirliyor.

Bu bir sembol değil.
Bu bir jest de değil.
Bu, küreğin Cumhuriyet’in gözünün önünde olduğu bir an.

O gün orada sadece Atatürk ve İnönü yok. Bakanlar var, mebuslar var. Deniz Lisesi, Harp Okulu gibi kurumların ekipleri yarışıyor. Moda koyu adeta bir spor arenasına dönüştürülmüş. Sandallar, filikalar, vapurlar birbirine bağlanmış; seyir için özel bir düzen kurulmuş.

Yani kimse “denk gelmişiz” demesin.
Bu iş ciddiye alınmış.

Ama işin beni en çok etkileyen kısmı şu:
Gazete, organizasyonu överken eleştirmekten de kaçınmıyor.

Yarışlar arasında uzun boşluklar var, seyirci sıkılıyor. En önemlisi:
Kronometre tutulmuyor.
Bu yüzden kürek yarışlarının “biraz eğlence mahiyetinde kaldığı” yazıyor.

İşte bu cümle beni bugüne bağlıyor.

1936’da Atatürk küreğin başında duruyor ama sporun teknik standardı henüz tam oturmamış. İlgi var, vizyon var, destek var; ama ölçüm eksik. Kayıt eksik. Ritim eksik.

Bugün bizim görevimiz tam olarak burada başlıyor.

Ben kürek sporuyla uğraşırken hep şunu düşünüyorum:
Biz Atatürk’ün önünde yapılan bir sporu, hak ettiği ciddiyete taşıyabildik mi?

Yarışı var mı? Var.
Seyircisi var mı? Var.
Ama ölçüsü var mı, kaydı var mı, şeffaflığı var mı, sürdürülebilirliği var mı?

Atatürk’ün Moda koyunda izlediği şey sadece kürekçiler değildi.
Bir düzen, bir disiplin, bir gelecek ihtimaliydi.

Ben bugün küreği hobiyle, yarışla, gençlerle, büyüklerle, denizle, şehirle buluştururken; aklımın bir köşesinde hep o sahne var:
Ertuğrul yatı, hakem dubası, kürek tekneleri ve alkışlar.

Bu yazıyı nostalji olsun diye paylaşmıyorum.
Bir hatırlatma olsun diye paylaşıyorum.

Kürek, bu ülkede bir gün devletin en tepesinde izlenen bir spordu.
Ve biz istersek, yine olabilir.

Ama bu sefer sadece alkışla değil;
ölçüyle, emekle ve ciddiyetle.

Yalçın Özcan